İnsan Tanıma Sanatı, Adler’ in 1920 yılında Viyana Halk Enstitüsü ‘ nde verdiği bir yıllık konferanslardan oluşuyor. Anılar, Düşler, Düşünceler kitabına yaptığım incelememde, benim de psikolojiye ilgi duyan herkes gibi favorilerim Adler, Jung ve Freud üçlüsü demiştim. Ama diğerlerinin aksine ilk defa Adler’ in bir kitabını okuma fırsatı buldum. Tabi savunularını, çalışmalarını, hakkında konuşulanları, yazılanları daha önceleri okudum. Jung; arketip, ekstraversiyon ve introversiyon kavramlarıyla, Freud; libido, bilinçaltı, baskılama, nevroz ve karşı koyma, Adler ise aşağılık ve üstünlük kompleksleri ,toplumsal ve kişilik kuramları üzerine çalışmalar yapmış. Baktığımız zaman farklı alanlarda çalışmış gibi görünselerde aslında hepsi birbirini tamamlayan çalışmalar. Aynı zamanda derinlik psikolojisinin de kurucularıdır bu üçlü. Kitapta Freud’un psikanalizinin büyük kent insanına, Jung’un analitik psikolojisinin henüz doğadan kopmamış taşra sakinleriyle ilkel yaşam düzeyindeki kimselere, lise öğretmenleri için bir psikoloji sayılan Adler psikolojisinin ise orta ve küçük kentlerde oturanlara hitap ettiği söylenmiş. Ya da Freud’un çocukların, Jung’un ömrünün ikinci yarısında bulunan kırk yaş üzerindeki erişkinlerin, Adler’in ise gençlerin psikolojisini açıklığa kavuşturduğu, dolayısıyla bu üç öğretinin birbirini bütünlediği ileri sürülmüş.

Freud nevrozların sebebinin bastırılmış hazlar ve cinsel travmalar olduğunu savunur. Jung’ a göre sebep topluma uyum sağlanamaması, toplumdan izole edinilmesi, prestij, gelecek kaygısıdır. Ama Adler ise nevrozların bir fiksiyon (hayal ve kuruntu) olduğunu iddia eder. Adler de, Jung gibi Freud ‘ in cinsellik hakkındaki savunularına karşı çıkmış ve bu sebepten yollarını ayırmıştır. Adler ve Jung’ a göre toplumdan kendimizi soyutlamamızın, yaşadığımız ruhsal buhranların sebebi çocuklukta yaşanan aşağılık yani eksiklik duygusundan kaynaklı. Bu kitapta da bir insanı tam anlamıyla tanımanın mümkün olmadığı ama en azından tanımaya çalışmak için, çocukluk dönemine öncelik verilmesi, bu döneme inilmesi gerektiğini savunuyor. Adler’ e göre insanı tanımanın temel yolu, bu tanımın belkemiği çocukluğumuz.

Darwin’ in “Güçlülerin yaşayacağı, güçsüzlerin yok olup gideceği ” öğretisine tepki olarak geliştirdiği ” Organların yetersizliği ” gözlemi bayağı ses getirmiştir. Darvin’ in aksine Adler, yetersiz olan organların zamanla ve isteyip çabalarlarsa bu yetersizliklere, güçsüzlüklere karşı bir kompensasyon sağlayabilirler. Buna örnek olarak şunları söylüyor: “Kekeme Demosthenes’in büyük bir hitabet gücüne sahip bir kimse, miyop Menzel’in hatırı sayılır bir ressam, aynı şekilde miyop Gustav Freytag’ın alabildiğine titiz betimlemeleriyle ün salmış bir yazar olması doğrusu tuhaf sayılmaz mıydı? Kendisini yansıtan portresinde şaşı bir bakışı yok muydu Dürer’in? El Greco, pek büyük bir olasılıkla astigmat değil miydi? Bir hayli müzisyen vardı ki, işitme duyularında bir yetersizlikten şikâyetçiydi ve günün birinde kulakları duymaz olmuştu hepsinin; örneğin Beethoven, Smetana ve Clara Schumann bunlar arasındaydı. Bruckner’in dış kulağında ise bir deformasyon seçilmekteydi. Adı geçen kişilerde söz konusu organların işlevsel üstünlüklerini sağlayan, adı geçen yetersizlikler değil miydi?” Yani Beethoven sağır olması müthiş bir müzisyen olmasına, miyop Menzel’in iyi bir ressam olmasına bu organlarının yetersizliği mani değildi. Yani bu örnekler bile Darvin’ in öğretisini tarumar etmeye yetiyor. Güçsüzlüklerin, yetersizliklerin karşısında yetersiz kalmamanın salt bir çabayla mümkün olduğu savunusunda Adler.

Kitap oldukça zengin, geniş bir içeriğe sahip. Kadın – erkek eşitliğine, eğitime, çocuk psikolojisi ve iyi çocuklar, bireyler yetiştirmeye dair konular içeriyor. Felsefe tarihinde, kadınlar aleyhinde en ağır yorumları yapan, hatta mizojinizme fazlasıyla katkısı olduğunu düşündüğüm Arthur Schopenhauer’ in aksine, Adler ‘ in kadınlar hakkındaki görüşleri çok medenice bana göre. Kadın – erkek eşitliğine değer verdiği kitapta açıkça farkediliyor. Misal; “Kadınların erkeklerden daha az yetenekli olduğu savı bir masaldan, gerçekmiş izlenimi veren bir uydurmacadan başka nitelik taşımaz.(Sayfa:145)” Kadının erkek boyundurluğuna girmesinin bireysel ve toplumsal hayatımız için sorun olacağını, çiftler arasındaki ilişkileri sarsacağını ve kadınların özgüvenini yitirip, toplumdan izole olacağını şu sözleriyle vurguluyor: “Hayatta kadınların nasıl ikinci derecede rol oynamakla yükümlü kılındığını gören bir kızın cesaretini yitirip, kendisini bekleyen işlere pek istenildiği gibi el atamayacağı, yaşamın karşısına çıkaracağı ödevlerden korkup soluğu kaçmakta alacağı doğal, bunun da kendisini işe yaramaz bir duruma sokacağı kuşkusuzdur.(Sayfa:146)”, “
Kadınla erkek arasındaki uzlaşma ve dengenin karakteristik özelliği arkadaşlıktır. Kadın ve erkek arasındaki ilişkide karşı tarafı boyunduruk altına almak, tıpkı ulusların yaşamındaki gibi katlanılmaz nitelik taşır. (Sayfa:159)” ya da ” Kadının yetersizliğine ilişkin önyargı ve buna bağlı olarak erkeğin kendini beğenmişliği, her iki cinsiyet arasındaki uyumu sürekli bozarak inanılmayacak bir gerilimin doğmasına yol açar; ilgili gerilim, özellikle sevgi ilişkilerine de nüfuz ederek tüm mutluluk olanaklarını aralıksız tehdit altında tutar, hatta çok kez yok eder. Tüm aşk yaşamımızı zehirleyerek kurutup bir yangın yerine çevirir. (Sayfa:159)” gibi birçok örnek verebiliriz.